2006 Dünya Kupası'nın tren yolculukları, bana yeni arkadaşlar kazandırdı. Yeni arkadaşlarımdan biri, İspanyol Juan Manuel Serrano...
Alman Demiryolları(DB)'nin Köln Hannover hızlı treninde sohbetimiz, klasik "Pele mi, Maradona mı?" tartışmasıyla başladı..
Bence PeleNe yalan söyleyeyim, ben dünya futbolunun 1 numarası olarak Pele'yi görüyorum... Maradona da ilk beşin içinde yer alabilir, belki hiç olmayabilir. Çünkü kabahatı çok!
Bu düşüncelerimi anlattığımda, beni sabırla dinledi Serrano...
Sözlerim bitince, "Bak Pele'nin futbolu tüm dünya gençliğine tanıttığını, daha tv yayınları hayatımıza böylesine girmemişken bir efsane haline geldiğini kabul edebilirim. Evet, Pele elbette çok büyük bir yıldızdı. Ama kabul et ki, Avrupa'da hiç oynamadı. Kariyerinin tamamını Santos'da gerçekleştirdi. Bir ara Amerika'ya gidip Cosmos'ta oynamış olması o kadar önemli değil. Dünya Kupası maçlarında da hep yıldızların arasındaydı. Vava, Didi, Santos biraderler. 1970'de Jairzinho, Rivelino, Tostao, Gerson. Çevresi hep yıldızlarla doluydu. Onların arasında, onların da katkısıyla parladı ve Pele oldu" dedi.
"Maradona da Pasarella ile oynamıştı" diyecek oldum, sözümü kesti :
"Pasarella'yı Brezilyalı yıldızlarla bir tutamayız. Maradona Arjantin'in tek yıldızıydı bence. Tek başına Arjantin'i şampiyon yaptı. Sonra tek başına 1990 finaline taşıdı, olmadı. O maçta Almanların kazandığı penaltıyı hâlâ tartışıyoruz. Maradona ağlamakta haklıydı. Arjantin'in şampiyonluğu çalındı.. Her neyse... Avrupa'ya geldi, İtalya'da Napoli'yi tarihinde ilk kez şampiyon yaparken, UEFA Kupası'nı kazandırırken yine yalnızdı... Bazı yıldızlar, tek başına bir takımı, bir ülkeyi sırtlayıp taşırlar. Pele'nin böyle bir başarısı yok. O hiç bir zaman tek başına olmadı."
Pele'ye asla kıyamazdım ama, Serrano, Maradona konusunda ilk kez beni ikna ediyordu galiba... Sonra daldım gittim, pencere'den şirin Alman evlerine bakarak... Serrano uyuyordu...
Shevchenko'yu düşünün... O da günümüzün en büyüklerinden biriydi... Milan'da şampiyonluklar, Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu yaşamış, başarıda hep başrolü üstlenmişti. Kulüp kariyerinde doruklara çıktığı günlerde, yine de şunları söylemekten kendini alamamıştı :
"Bir futbolcu, kulübünde parlayabilir. Şampiyonluklar görebilir... Rekor transfer rakamlarını imzalayabilir ama, onun en büyük rüyası, bedavaya giydiği ulusal takım formasıdır. Hele bir dünya kupasında, ülkenizi temsil ediyorsanız, bu her futbolcunun erişemeyeceği büyük bir onurdur!..."
Shevchenko'nun yalnızlığıUkrayna, tarihinde ilk kez Dünya Kupası'na katılırken, Şevçenko'nun yalnızlığı geldi aklıma. İspanya karşısında takımını taşıyamamış ve dört gollü bir bozguna ortak olmuştu.Tunus ve Suudi Arabistan maçlarında sahneye çıkıp hiç değilse ikinci tura yükselmek için şansını deneyebilirdi...
Başarsın ya da başaramasın, yalnızlığını yaşıyordu o takımın içinde.
Ronaldo`nun yalnızlığıBrezilyalı Ronaldo'nun yalnızlığı da bir başkaydı.
O'nun amacı Pele'yi geride bırakmaktı... İkisi de Dünya Kupası'nda 14'er kez oynamışlar, 12 gol atmışlardı...
Hırvatistan karşısında Pele'yi geçerek 15. Dünya Kupası maçını oynadı. Ama golünü atamadı...
69. dakikada ıslıklanarak yerini Robinho'ya bırakırken, korkunç bir ağrı girdi başına. Doktorların sıkı kontrolundan geçti, bir şey bulamadılar. Her şey normaldi....
Yine de başı ağrıyordu.
Ama o başağrısının Avustralya ya da Japonya'ya atacağı 13. golle şıp diye kesilivereceğini ben biliyordum, onu anlıyordum.
Atilla Gökçe
MİLLİYET GAZETESİ